The Red Flower

Kırmızı Çiçek

Somewhere in the infinite expanse, amid a mysterious darkness, a flower emerged—as though it had pushed its way through the earth, compelled by an irresistible love of life.

Its crimson petals glowed with energy, shimmering with a light of their own. They trembled with the wonder of a newborn child, gazing wide-eyed upon the world for the very first time.

It had come into this dark universe to live.

To illuminate its surroundings. To bring forth new life.

It had been born, and it would live. It would become a light in the darkness, giving rise to still more light.

And so brilliantly would it shine that even the dark universe would grow envious of its radiance, scattering billions of stars from the folds of its skirts.

The red flower was no longer alone.

Its crimson petals shimmered with happiness, casting their gentle light upon the countless stars that now surrounded it.


This story is dedicated to those who cherish every birth and recognize the preciousness of every living being.

Sonsuzluğun bir yerinde, gizemli bir karanlığın ortasında, toprağı yaşam aşkıyla delip yeryüzüne çıkan bir çiçek gibiydi.

Kıpkırmızı taç yaprakları enerjiyle doluydu; kendi ışıklarıyla ışıl ışıl parlıyorlardı. Yapraklarındaki titreşimler, dünyaya ilk kez şaşkın gözlerle bakan yeni doğmuş bir bebeğin hayretini taşıyordu.

Bu karanlık evrene yaşamaya gelmişti.

Çevresini aydınlatmaya, yaşamı çoğaltmaya duyduğu istekle doluydu.

Doğmuştu ve yaşayacaktı. Karanlığa ışık olacak, yeni ışıklar doğuracaktı.

Öylesine aydınlatacaktı ki çevresini, karanlık evren bile onun ışıltısına imrenecek, eteklerinden milyarlarca yıldız dökecekti.

Kırmızı çiçek artık yalnız değildi.

Kıpkırmızı taç yaprakları mutlulukla titreşiyor, çevresini saran sayısız yıldıza ışık saçıyordu.

Bu öykü yaşamdaki her doğumu, her canlıyı değerli bulanlar içindir.